29 Haziran 2009 Pazartesi

Çay Elinden Öteye Giderim Yali Yali Rize...

Nasıl hızlı geçtiğini bilemediğim yoğun günlerin ardından çok şükür evimdeyim, ancak telaş bitti mi, tabiki hayır. Aslında galiba evde oturmayı özledim ben, hiçbirşey yapmadan, hiçbir yere gitmeden. O da nasip olur inşallah diyelim. Koşuşturma arasında Rize'ye yaptığım seyahat sırasında çektiğim resimleri yükledim, ancak bir türlü alt yazılarını yazamamıştım, şimdi sıra geldi Rize'yi tanıtmaya.
8 yıl önce de Rize'ye yolum düşmüştü ve hiç ama hiç beğenmemiştim, aşırı sıcak ve nemden yiyemeden elimizde eriyen dondurma halen aklımda. Ancaak bu kez gittiğimde olumsuz düşüncelerimin hepsini çöpe attım, çünkü Sevgili Şeyda, Sevgili Selma Hanım ve çok renkli kişilik Mahmut Bey ile tanıştım. İş görüşmesi için pek çok ilin veya ilçenin belediyelerine yolumuz düşüyor, ancak ağırlanma, el üstünde tutulma sözkonusu olduğunda Rize'yi ilk sıraya alıyorum, buradan herkese tekrar teşekkürler...
 
İlk gün gider gitmez Karadeniz'in olmazsa olmazları ile tanıştık bile. İlk sırada balık çorbası.
 
Mısır ununda kızrtılmış tazecik balıklar.
 
Pek tabii mısır ekmeği :)
Turşu kavurması. (Turşu kavurmasını daha önce yedim, ancak bu seferki salça ile beraber kavrulmuştu ve acı olmasına rağmen acayip lezzetliydi.)
Yörenin en karakteristik özelliklerinden biri el dokumaları. Dokumaların neredeyse binlerce çeşidini İstanbul'a göre kıyaslanamayacak kadar ucuza bulabilirsiniz. (Fotoğraf için ipekli iplerle dokunan tezgahı seçtim)
 
Yöresel olarak bayanların üzerine alıp başlarını örttüğü "Çeşan" turistik olarak masa örtüsünden gömleğe kadar pekçok tekstile kumaş olmuş durumda.
 
Bir akşam üstü Rize'nin yükseklerine çıkıp "Dağmaran"da keyif yaptık, yöresel olarak ne varsa hepsini söyledik, yedik yedik mide fesatı geçirdik, üşüdük ama yılmadık, işletmenin dağıttığı polar battaniyelerimize sarıldık yine de oturduk :)
 
Rize usulü Muhlama. (Vallahi ben de mıhlama olarak biliyordum, ancak adamlar kendi yemeklerine öyle diyorlar. )
 
Kara lahana sarması (Çok çok çok güzeldi, şimdi olsa da yesek :)
 
Sac kavurma. (Buradan yağlı görünüyor değil mi, ama tereyağının hasını kullandıkları için yerken hiç de ağır gelmiyor.)
 
Veee Ayder Yaylası. Böyle muhteşem yerleri görünce insanın geleceğe dair umudu artıyor, "Yok canım ne küresel ısınması, ne susuzluğu, hani yeşil giderek azalıyordu." diyorsunuz gerçek hayata dönene kadar. Ben sanki Heidi'nin kulübesini bile gördüm :) Yoğun orman dokusu ve yükseklerden düşerek deli akan akarsuları görmek istiyorsanız haydi Ayder'e...
 
Fotoğrafta görünen "Gelin Tülü Şelalesi", pekçok yerden akan şelalelerden biri. Tercih etmemin sebebi geldiği yer olan Kaçkar Dağları'nın da bir köşedsinden görünmesi.
 
Farklı kollardan gelen dereler birleşerek Fırtına Deresi'ni ve çevresinde de Fırtına Vadisi'ni oluşturuyor. Rafting için çok uygun olan bu dere debisi epey yüksek olarak akıyor. Kıyısında kurulmuş tesislerden rafting için ekipman kiralayabilirsiniz. (Ben denedim mi asla :)
 
Orman öylesine büyük ve eski ki, içerisinde gördüğümüz bu kesilmiş kütüğün kesitinden Sevgili Şeyda halkalarını üşenmedi saydı, tam 262 halka, yani 262 yıllık bir ağaçmış öldüğünde...
 
Çamlıhemşin civarında çokça gördüğümüz, "Serender" adı verilen ahşap yapılar mısır, mısırunu, peynir, bal gibi besin maddelerinin saklandığı bir nevi depo. Yaklaşık 4x4x5m. ebatlarında ve yüksek dört ayak üzerinde inşa edilen bu yapılar içindekileri soğuk tutması için genelde hava sirkilasyonu olan yerlerde inşa edilirmiş.
 
Yol boyunca pekçok olan alabalık çiftliğinden birini gözümüze kestirip girdik. Aslında alabalığı pek sevmem, yağsız ve tuzsuz pek yavan gelir, ancak sürekli akan sularda olduğu için belki de deniz balığı kadar lezzetli bir alabalıktı.
 
Bu da Hemşin usulü muhlama. Rize usulü muhlama mısır ununun tereyağında kavrulmasından sonra biraz su katıp tel peynir ile kıvamını tutturulmasından oluşuyormuş. Hemşin usulü muhlama ise normal un ile sütün boza kıvamında çırpılıp, sonradan tel peynir ile kıvam tutturulup içerisine yumurta kırılması ve en son eritilmiş tereyağın ilave edilmesiymiş. Benim favorim kesinlikle Hemşin usulü...
 
Laz Böreği. Adını duyardım, börek değil de tatlı olduğunu da bilirdim, bu yüzden çok şaşırmadım ve de çok hafif ve lezzetli buldum.
 
Bu da Karadeniz espritüelliği olsa gerek :) Çay, Rize'nin hemen hemen tüm toprağını kaplayan bir bitki. Bağlara-bahçelere, dimdik yamaçlara ve hatta yol kenarlarında kullanılmayan alanlara bile çay ekilmiş. Türkiye'nin çay ihtiyacının %70'ini karşılayan Rize'de gittiğiniz her yerde bol bol çay ikram edilmesi de bu yüzden sanırım.
 
Mısırın taş değirmende çevrilerek mısır ununa dönüştüğü değirmen.
 
Rize'ye özgü susamsız, biraz halkaya benzeyen ve mutlaka sıcak yenmesi gereken simidi.
 
Daha önce gelişimde Hamsiköy'de yediğim ve tadını unutamadığım, ancak bu kez çok fazla yemekten tatmaya fırsat bulamadığım, sadece fotoğraflayabildiğim bol fındıklı sütlacı. Sevgili Elif'in tadımına göre çok lezzetliymiş :( Bunca gezmekten nasıl iş yaptın diye de düşünebilirsiniz :) Mesai saatlerinin dışına da taşan 2 günlük sıkıştırılmış Rize turundan sonra gülmeyi ve güldürmeyi seven, cömert Rize insanını çok sevdim. İlk fırsatta yine Rize'yi ziyaret etmeyi nasıl da isterim.

18 Haziran 2009 Perşembe

Sema'nın Muhteşem Kahvaltısı...

Seyahatler arasına sıkıştırdığım, yorgunluktan günboyu başağrısı çektiğim, ancak harika bir sofra ile herşeyi unuttuğum muhteşem bir kahvaltı oldu. Sevgili Sema'nın yanısıra annesi de o kadar zahmet etmişti ki çok mahcup oldum. Herşey için bir kez daha teşekkür ediyorum...

- Kahvaltıların benim için vazgeçilmezi peynir tabağı (Beyaz, teleme, kaşar ve çörek otlu tulum peyniri)

- Kızarmış hellim peyniri

- Biberli salam

- Kestane balı&pekmez

- Tereyağı

- Hardal soslu yumurta

- Salçalı sosisler

- Gozlu börek (gözlemeli böreğin değişime uğramış hali olabilirmiş) dedikleri böreğin 2 çeşidi. Beyaz peynirlisi de güzeldi, ancak favorim cevizli olanıydı. Ekmek yemedim, ama kaç parça börek yedim hatırlamıyorum :)

- Evet evet zeytinyağlı yaprak sarması bile vardı yani, o kadar söylüyorum...

- Fındıklı-cevizli kurabiyeler

- Kuru meyvalı kek

- Vişneli sütlaç

- Mayalı ekmek (Bir ekmek bu kadar mı güzel olurmuş yahu?)

16 Haziran 2009 Salı

Safranbolu Gezisi...

Yok yok, gerçekten bu sene hiç havada leylek görmedim, ancak zaman zaman havadaki uçaklara bakarak "Ah! Şu uçakta ben de olsaydım..." diye iç geçirmişliğim var. Hangi bakışımda Allah dualarımı kabul etti bilemiyorum, ama son iki haftadır sürekli geziyorum, bir onu biliyorum :) Önce iş için Safranbolu'ya gittim, döndüğümün haftasına Sema'ya kahvaltıya davetliydim, sonra yeni haftaya başlar başlamaz yine iş için Rize'ye gitmem icabetti. Bu haftalık buradayım, cumartesiye Gönen yolları bana görünüyor, artık oradan nereye giderim Allah bilir :) Bu arada, yıkanacak-ütülenecek dağ gibi birikti, çok yorgunum ve blogumla hiç ilgilenemedim. Çektiğim fotoğraflar da birbirine girdi, seçmem ve yüklemem gerek ama, hepsini yavaş yavaş yükleyeceğim. İlk sırada 2 hafta önce gittiğim Safranbolu gezisi var, gerisi Allah Kerim... Berceste, aslında Safranbolu'ya giderken Adapazarı yakınlarında yol üstünde bir konaklama mekanı. Ancak öylesine güzel açıkbüfe kahvaltısı vardı ki yazmadan duramadım. Beni kalbimden vuran peynir çeşitliliği oldu, özellikle isli peynire vuruldum. Aynı zamanda peynirden-zeytine, baharattan-köy ekmeğine kadar tüm çeşitlerin satıldığı doğal ürün reyonları da var ve gerçekten harika... Bunlar da zeytin, kuruyemiş ve lokumun onlarca çeşidi. Berceste, hem geliş, hemde gidiş olarak yolun heriki tarafında da mevcut ve çok tutulan bir yer, sabah aç yola çıkın ve kahvaltınızı burada yapın diye şiddetle öneriyorum. Safranbolu'ya gittiğimiz gün öyle bir yağmur yağdı ki, sokaklardan neredeyse sel aktı, uzun zamandır böyle yağmur yağmadığı söylendi bizlere... Safranbolu her köşesinden buram buram tarih kokan turistik bir merkez, klasik Osmanlı kent mimarisini yansıtan tarihi evleri ile 1994 yılında UNESCO tarafından "Dünya Kültür Miras Listesi"ne alınmayı başarmış bir kent. Ancak bu bağlamda, tarihi dokuyu bu kadar güzel koruyup, aynı zamanda tarihle içiçe yaşayan Safranbolu halkına da bir teşekkür etmek gerekiyor bence. Safranbolu adını, safran bitkisinden (Crocus sativus) alıyor. Adını aldığı bu bitki, Safranbolu için önemli bir geçim kaynağı. Safran bitkisinin çiçeğinin kurutulması ile ince iplikçikler halinde elde edilen safran, oldukça pahalı, gramla satılıyor. Bu kadar pahalı olmasının nedeni, yarım kilo safran için 70.000 safran çiçeğinin kurutulması imiş. Çayından, sabununa, lokumundan, kolonyasına kadar herşeyin safranlısını bulmak mümkün Safranbolu'da. Çok pahalı olmasına karşın, gerek çayını yaparken, gerekse baharat olarak kullanırken bir tutamdan bile daha az kullanmak gerekiyor, hemen rengini veriyor. Örneğin çayı için; 20 lt. suya 1 gr. safran atılması yeterli oluyor. Safran, koyu turuncu rengine rağmen, içine girdiği herşeyi altın rengi sarıya boyuyor, bilmeceye bile girmiş ya hani; "Sarıdır safran gibi, okunur Kuran gibi. Ya bunu bileceksin, ya bu gece öleceksin? - Cevap: Altın" :) Dar, kıvrımlı sokaklardaki ahşap çatkılı, taş ve kerpiç örgülü, beyaz badana duvarlı evler, çoğunlukla yüksek duvarlar üzerine kurulmuş, dışa çıkma yapmış üst katlar evlere estetik bir görünüm de kazandıran eli böğründelere oturtulmuş. Evlerin dışı kadar içleri de oldukça dikkat çekici, özellikle cumbalarda ve çoğunlukla evlerin tavanlarında yapılan ahşap oymalar "bu ne sabır!" dedirtecek cinsten. Kullanılan örtüler ve perdeler de hanımların tamamen göz nuruyla yapılmış. Çarşıda dokuma örtüler satan bayan satıcıların ellerinde aynı zamanda perdelerin ucuna dikilen dantellerden görmek olası. Safranbolu'ya yolunuz düşerse eğer safran, onlarca çeşit lokum ve şeker, meşhur Bağlar gazozu, el dokuması örtü ve peynir almaktan kendinizi alamayacaksınız, hepsi öyle güzeller ki. Bir de Hıdırlık Tepesi'nden günbatımını seyredin benim için :) Oraya kadar gidip de kuyu kebabı yemeden gelmeyin, özellikle de Çevrikköprü'de ...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...