31 Mayıs 2010 Pazartesi

Özlemhan'da Keyifli Toplantı :)

Bazen "Bir blogla ilgilenmeye üşenmiyor musun? Blog sahibi olmanın en iyi tarafı nedir?" diye sorular alıyorum. Açma sebeplerimi ve neden sevdiğimi uzun uzun anlatıyorum, hani insan çocuğu ile ilgili konuşmaya bayılır ya, o hesap :) Hepsinin özünde samimi olarak söylüyorum ki; kurulan dostluklar ilk sıralarda yer alıyor. Bir blog sahibi olmak kesinliklebireysel bir faliyet değil, çoklu paylaşım. Bu paylaşımda da, en sevdiğim şey ortak paydaki arkadaşlarımla buluşma ve sohbet. Geçen hafta Sevgili Zerrin aracılığı ile tanıştığım, hepsi biribirinden canayakın Süheyla, Oya, Seda ve Özlem ile Özlemhan'da tekrar buluştuk. Bol kahkahalı ve bol yemekli bu güzel gün için Özlemhan'a çok çok teşekkür ediyorum, beni de davet ettiği için...
 
- Peynirli su böreği (Vallahi yemeyecektim, ama Özlemhan'ın su böreği çok meşhurdur deyince küçük bir parça aldım. Evet, söylendiği kadar varmış, nefisti...)

- Kaşarlı&sucuklu açma

- Baharatlı tuzlu çubuklar

- Sosisli-yufkalı atıştırmalıklar

- Mercimek köftesi

- Tavuklu-yoğurtlu göbek salata

- Mantar Salatası

- Seda'nın tek lokmalık (neredeyse nohut kadardı, nasıl uğraşmış) tahinli kurabiyesi

- Zerrin'in çikolatalı kurabiyesi

Özlem'in fındıklı kurabiyesi ( O da neredeyse miniklikte Seda'nın kurabiyeleri ile yarışıyordu yani :)
 
- Meyvalı topkek

- Böğürtlenli cheesecake (Ahhh ahh! Seda'nın cheesecakenin azıcık ucundan tattım ama, tadı damağımda kaldı, muhteşemdi...)

- Vee gelelim nutellalı kahveye... Ben bütün çayları şekersiz içeyim, salatalarla idare edeyim, sonra Özlemhan'ın kahvesini afiyetle içeyim, kahveyi çok beğenince Özlemhan tarifi versin, bir de bakalım şeker yerine her fincan için 1 tatlı nutella kullanmamış mı? Kullanmış ama süpper bir tat yakalamış. Zaten bilmeden yenilen- içilenin kalorisi de olmuyormuş :)

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Şile-Ağva Gezisi

Bu kez; bunca yıldır İstanbul'da oturup da gezmek-görmek uğruna bir sürü yolu göze alarak pekçok yere giden ben, nasıl olur da herkesten methini duyduğum, neredeyse burnumuzun dibindeki Şile ve Ağva'yı daha görmemişim diyerek yollara düştük. Ne zaman araba ile yolculuğa çıksam illa erken vakit yollara düştüğüm için, yine erkenden yola çıktık, ancak bu kez yol sadece 1 saat sürdüğü için neredeyse sabahın bir vakti Şile'de kalacağımız otelin kapısındaydık :) Otele giriş yapana dek bahçede bekleyeceğimize, limana gidip yeni güne uyanan denizi kucakladık, yüzümüzü güneşe dönüp deniz havasını içimize çektik, denize karşı kahvaltımızı ettik. Bu sanırım Şile'de güzel bir haftasonu geçireceğimizin ilk sinyali idi... Limana yönlendiren tabelaları takip ettiğinizde aynı zamanda Şile Kalesi'ne de ulaşıyorsunuz. Bizanslı'ların yaptığı, daha sonra Osmanlı'ların da kullandığı bu küçük kale, önceleri kara ile birleşik bir yarımada durumundayken zamanla suların aşındırması ile karadan koparak ada halini almış Ocaklıada üzerinde kuruludur. Ada da adını, adanın altında bulunan mağaradan almış. (Yok canım Lost Adası gibi bir gizemi olduğunu sanmıyorum :)
Şile, kimi zaman uçurumlarla son bulan, kimi zaman deniz kenarına kadar inen coğrafyası ile yüksekçe bir alana kurulmuş bir ilçe aslında. Şile’nin bence en ponaromik manzarasına sahip Maşatlık Mevkii'ne çıkarsanız eğer başını sola çevirirseniz limanı ve kaleyi, sağa çevirirseniz kayalıklar üzerine konumlanmış feneri görebilirsiniz.
Dünyanın 2. büyük feneri olan Şile Feneri, Şile bezi ile birlikte Şile'nin sembolü durumunda. Mavi-beyaz renkleri ile Şile ile ilgili herşeyin köşesinde bucağında bulunmakta.
Şile'ye gittiğinizde "Şile Çarşısı" olarak bilinen Üsküdar Caddesi'ne uğramadan geçmeyin. Binbir çeşit Şile bezi ürünleri ve hediyelik eşyaları alabileceğiniz dükkanları, yorulunca oturup balık yiyebileceğiniz lokantaları ve kafeleri ile gerçek anlamda Şile'ye geldiğinizi bu sokakta anlıyorsunuz.
El tezgahlarında, pamuk ipliğinden dokunan ve tamamen Şile'ye özgü bir kumaş olan Şile bezi, Şile ile özdeşleşmiş ve simgesi haline gelmiş geçim kaynağı durumunda. Pekçok dükkanda, hatta yol üzerindeki boş alanlarda iplere asılı sergilenen şile bezinden yapılmış giysiler görmeniz mümkün.
Vücut terini emme özelliğinden dolayı vücudu serin tutan bu kumaştan sadece giysi değil, örtüler, küçük keseler, pikeler, namaz örtüleri vb... yapılmakta. Üstelik üzerlerine kültürel motif ler işlenerek, kenarlarına oyalar yapılarak kumaşın değeri kat be kat arttırılmış.
Karadeniz kıyısında olduğu için yine ne bol? tabii ki balık :) Benim gibi balıkseverler için Şile tam bir cennet, her zamanki gibi ızgara balıkta en beğendiğim de lezzet çipura...
Şile Çarşısı'nda yanyana sıralanmış pekçok balık lokantalarından gözünüze kestirdiğiniz birinde deniz manzarasına karşı balığınızı yerken, bir bakıyorsunuz ki, aslında oturduğunuz yapı eğreti olarak birbirine çakılmış bir sürü tahtanın ucunda duruyor, hatta nasıl duruyor bu teras sahi?
Şile'ye gelip de 45 dakika mesafedeki Ağva'ya uğramadan olmaz. Ağva'ya, Şile'den sonra ister deniz tarafındaki yolu, isterseniz de orman yolunu kullanarak ulaşabilirsiniz. Biz yoğun orman dokusunda bir de ağaç kokusunu ciğerlerimize çekelim diyerek orman yolunu tercih ettik. Yol biraz bozuk olmasına rağmen, manzarayı içinize kazıya kazıya 45 dakikada gidebiliyorsunuz.
Ağva, Yeşilçay ve Göksu Dereleri'nin Karadeniz'e döküldükleri yerde oluşan küçük bir delta üzerine kurulu, zaten adı da Latince'de "iki dere arasındaki köy" anlamına geliyormuş.
Gittiğimiz zaman itibari ile bomboş olan Ağva Plajı yazın tıklım tıklım oluyormuş. Ancak havanın sıcaklığına ve denizin o güzel çağrısına kulak verip paçaları dize kadar sıvayıp denizde gezinenler, kumlara uzananlar oldukça fazlaydı.
Dere üzerinde gezinti tekneleri turlayıp duruyor, isterseniz tekne turu yapabilirsiniz. Yada dere boyunca sıralanmış kafe-restorant karışımı yerlerde yemek (balık) yiyip, kahvenizi yudumlayabilirsiniz.
Ağva adını çok sık duyup, kafamda canlandırdığımda çok daha fazla yeşil (yani kasabanın içerisinde), daha bakımlı bir kasaba, ne bileyim biraz daha şirin bir yer hayal etmiştim, belki de gitmeden önce baktığım yüzlerce Ağva fotoğraflarındaki görüntüleri aradı gözüm. Yine de gidip gördüğüm için çok memnunum, gitmek isteyenlere de itina ile tavsiye edilir :)

25 Mayıs 2010 Salı

Selda'da Bir Cumartesi Günü...

Geçen haftasonu evine konuk olduğumuz Sevgili Selda'yı ziyaret sebebimiz yeni doğan bebeğini görmek ve kendisini tebrik etmekti. Ancak Seldacığım biri bebek iki çocukla sofrayı bir donatmıştı ki, akıllara zarar :) Kendisine ve güzel oğluşuna maaşallah demeden geçemeyeceğim. Çocuk sayısının az olduğu, ama küçüğüm Aslı'nın huysuzlukları ile herkese yettiği (ki ona rağmen :) güzel bir gün olarak hafızalarımızda yer etti. Ne diyeyim daha nice güzel buluşmalara...

- Karalahana Sarması

- Zeytinyağlı Taze Fasülye

- Turşu Kavurma

- Havuç Salatası

- Kısır

- Közlenmiş Kırmızı Biber-Patlıcan Salatası

- Kıymalı Galeta Unlu Börek

- Peynirli Sodalı Börek

- Kakaolu Kurabiye

- Fındıklı Kurabiye

- Elmalı Kurabiye

- Tiramisu

- Profiterol

- Etimek Tatlısı (Mako'nun marifetli ellerinden çıkma :)

23 Mayıs 2010 Pazar

Karidesli&Kremalı Fettuchini

Gelelim karidesli-kremalı fettuchiniye. Gecenin 10'unda yaptığımız, yaparken "yok ben bu saatte yiyeyem, hem karnım da doydu zaten." dediğim, ama bittiğinde kokusuna ve lezzetine kanarak hapur-küpür götürdüğüm, hatta daha olsa fazlasını da yiyeceğim bir lezzet oldu benim için. O yüzden diyet yapanlar için kesinlikle yasaklı bir yemek :)
Malzemeler:
- 1/2 paket fettuchini

Sosu için:
- 100 gr krema
- 1/2 kuru soğan
- 1 yemek kaşığı tereyağı
- 1 diş sarımsak
- 1 yemek kaşığı limon suyu
- tuz ve karabiber

Yapılışı: Makarna tuzlu suda 10 dakika kadar haşlanır. Bu arada karidesler, küçük bir tencerenin içerisinde 1 dakika kadar haşlanarak süzülür. Bir tava içerisine tereyağı alınarak üzerine ince ince doğranmış soğan ve sarımsak ilave edilir. Birkaç dakika kavrulduktan sonra krema ilave edilerek kaynatılır. Krema kaynadıktan sonra karidesler de eklenir. Hazırlanan sosa tuz ve karabiber ilave edildikten sonra haşlanıp suyu süzülen makarnanın üzerine dökülerek iyice karıştırılır. Arzu edilirse göre makarnanın üzerine pesto sosu ilave edip servis yapabilirsiniz. (Böylece gerçekten çok lezzetli bir makarna ortaya çıkacaktır, benden söylemesi :)

21 Mayıs 2010 Cuma

Asma Yaprağında Limon Soslu Mezgit

Iglo ile Pratik Lezzetler Kursu'ndan gecenin en afili yemeği, karşınızda "Asma Yaprağında Limon Soslu Mezgit"... Gerçekten de misafirlerinize değişik bir sunum yapmak istiyorsanız, aynı zamanda lezzeti de tam olsun, bir de kısa zamanda pişsin diyorsanız uzaklarda aramayın, hemen yapın :)

Malzemeler:

- 1 adet mezgit fileto
- 100 gr asma yaprağı (9-10 adet)
- 1/2 kuru soğan
- 1 diş sarımsak
- 1 yemek kaşığı tereyağı - 1 adet limon dilimi
- 1 adet domates dilimi
- 1-2 dal dereotu
- 1 adet defne yaprağı

Sosu için:

- 100 gr. krema
- 2 yemek kaşığı tereyağı (yaklaşık 50 gr.)
- 2 çorba kaşığı limon suyu
- tuz ve karabiber
Yapılışı: Sıcak suda bir miktar bekletilen asma yaprakları yanyana iki, alt alta üç sıra olmak üzere yaklaşık bir kare oluşturacak şekilde aralarında hiç boşluk bırakmadan dizilir.
 
Yaprağın ortasına, önce yarım ay şeklinde doğranmış 5-6 dilim kuru soğan, yine yarım ay şeklinde dilimlenmiş domates, ince ince doğranmış sarımsak, 1-2 defne yaprağı ve onun üzerine de 1 dilim limon konulur.
 
Mezgit fileto, derin dondurucudan çıkarıldıktan sonra 15 dakika kadar normal su içerisinde (asla sıcak su içerisinde buzu çözdürülmez) bekletildikten sonra 1 dakika kadar tavada arkalı-önlü hafifçe kızartılarak diğer malzemelerin üzerine yerleştirilir. (Malzemeleri yerleştirirken kule gibi üstüste koymaktan ziyade, yaprağı kapatırken kare oluşturacak şekilde oturaklı yerleştirin.)
 
Dereotunu da yerleştirdikten sonra üzerine bıçağın ucu ile küçük bir tereyağı parçası, tuz ve karabiber ilave edip, yapraklar açılmayacak şekilde, karşılıklı kenarları birbiri üzerine kapatılır. Katlanan kısımlar alt tarafta kalacak şekilde dikkatlice alınarak kısık ateşte arkalı-önlü 10-15 dakika kadar kızartılır. (Aslında şefimizin tavsiyesi mezgitleri bu aşamadan sonra düdüklü tencerede, buharda pişirme aparatı ile, düdüğü çıktıktan sonra 5 dakika pişirme idi. Biz 9 kişi olduğumuz için bu tarz pişirmeye yeterli aparat ve zaman yoktu. Ya da tercihinize göre fırında da pişirebilirsiniz, o zaman da 30 dakika kadar pişirmeniz yeterli olacaktır.)
 
Mezgitler pişerken, limon sosu hazırlamak üzere krema küçük bir tencereye konularak kaynatılır. Kaynadıktan sonra ocaktan alınarak içerisine terayağı ilave edilerek sürekli karıştırmak sureti ile erimesi sağlanır. (Bu işlem kesinlikle krema ocaktan aldıktan sonra yapılması gerekir, aksi halde tereyağı kesilerek kremanın üzererinde yağ tortusu halinde birikir.

Yağ eridikten sonra içine limon suyu eklenince sos hazırlanmış olur. Pişmiş mezgitler servis tabağına alınarak, bıçak ile uzunlamasına kesilerek açılır ve üzerine hazırlanan limon sosundan 1-2 yemek kaşığı ilave edilir. Böyle bir güzellik karşısında afiyet olsundan başka ne denir...
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...